music

30 Ekim 2013 Çarşamba

Esar-ı sır 1. bölüm


Zamanın hızlandığı bir yüzyılın içinde nasıl yaşadığımızın farkında olmayan biz insanların temel ihtiyaçları doğrultusunda hızla hareket ettiklerini gözlemliyorum. Kabul, savaşlar, ülkeler arası krizler ve ölüm haberleriyle de iç içeyiz. Olumlu haber okumak yada görmek neredeyse imkansız bir hal almışken; hiç düşündünüz mü tüm bu yaşadıklarımızın yada yaşananaların ne kadar etkisi altında kaldığınızın ? bilinçaltınızın neleri kaydettiğini, rüyalarınızın sizleri nasıl tesiri altına alabildiğini ? ruhunuzun ve bedeninizin ne kadar yorulduğunu? kendinizi bırakıp çocuklarınız veya eşiniz yada aileniz için verdiğiniz mücadelelerin altında nasıl bir travma geçirdiğinizin?

Sanıyorum çoğunlukla cevap : Hayır !! olacaktır. devamı ise; -çocuğum ön planda yahut eşim ve ailemi düşünmekten kendime zaman ayıramıyorum olacaktır.. bir topluluk içerisinde genel kabul edilen cevap *evet haklısın* olacaktır. Oysa haksızsınız ve yanlış yapmaktasınız..
Hayata gelmemizin nedeni yemek yemek, içmek, gezmek, uyumak, cinselliği yaşamak değildir, dünyaya gelişimizin çok daha farklı bir anlamı olabileceğini düşünmelisiniz. Teknoloji ve metalleşmiş bir dünya ile yaşıyoruz yada yaşadığmızı düşünüyoruz. Bir arkadaşınız yada bir dostunuzla avm'lerin birinde herhangi bir kafede buluşuyor aynı masayı paylaşıyorsunuz ama çok ayrı dünyalar da yaşadığınızı elinizdeki o telefon ele veriyor. Şimdiki nesilin sohbet etme şeklinin bir cihaza bağlı kaldığının farkındamısınız? sohbet etmenin ne demek olduğunu bu gençler bilmiyor, buna şöyle bir örnek vermek istiyorum.
 Özel bir yurtta yöneticilik yaptığım dönemlerde öğrencilerin akşam olunca buluşup biraraya geldiği ilk zamanlarımda yeni kabul edilmişliğimin somut bir göstergesi olarak beni davet ettikleri günün akşamında sade bir gülümseme ve içtenliğimle masalarına oturdum. *nasılsın* sorusunu tek düze ve kalıp olarak kullandıklarını gördüm gün boyunca neler yaptıklarını tabiatlarına göre anlattıklarını anladım, ortak yanlarımızdan biri Türk kahvesiydi ki; bende yurtta kalıp eğitimimi tamamlayan biri olarak onların bu sevgisini anlayabiliyorum elbette fakat zamanla birlikte gençliğin değer yargılarıyla beraber saygının ve sohbetin nasıl yok edildiğini de anlamış oldum çünkü bir masanın etrafında 6-7 kişinin hepsinin de elinde cep telefonuyla internete girdiklerini daha çok facebook'ta zaman harcadıklarını, hasbel kader sevmedikleri biri olursa o gecenin sonuna kadar o kişiyi öldürüp parçaladıklarını :) fark ettim.masadan kalkmadan onlara tek bir soru sordum *siz sohbet ediyor musunuz? * bunu gerçekten merak ettiğim için sormuştum *ablaa sen nerde yaşıyorsun, sabahtan beri ediyoruz ya* diyip kahkahalarına ortak olup cevabımı aldım ve ayağa kalktım *çocuklar, siz sohbet etmeyi bilmiyorsunuz maalesef şu an şaşkınlığımı hoş görün ilkkez böyle bir sohbete şahit oluyorum* dediğimde nesil farkı dediğimiz adlandırmanın aslında nasıl yanlış tanı olduğunu algıladım. *sen nasıl sohbet edersin* diye sordular vakit geç olduğu için *bir gün tanışırız* diyip aralarından ayrıldım. Gerçekten üzüldüm, birbirimizi anlamaktan ne kadar yoksullaştığımızı ne büyük cehalete sürüklendiğimizi gözlerimle görüp şahit oldum.Kısa bir zaman dilimi olsada onlarla paylaşım içerisinde bulunmak güzeldi, ve bir çok şeyi çocuklarla öğrenirken, bende o güzel kızlara sanıyorum güzel değerler bıraktım yada öyle düşünüyorumki ardımdan gözyaşları ve üzüntülerle uğurlandım. Anlatmak istediğim şey manevi değerlerdi, kendi öz'ümüzdü..bir arının bıraktığı öz gibi hepimizin farklı farklı öz'leri vardır. Bu öz doğumunuzdan ölümünüze kadar sizinle beraber olan 3. kişinin kendisidir. Biri fiziken görüntünüz diğeri ruhunuz sonuncusu ise auranız yani ruhunuza karışmış ışığınızdır. Ruhunuz ve ışığınız sizi öz'e götürür bunu büyütmek veya durdurmakda sizin elinizdedir. Yukarıda bahsettiğim gibi hayat telaşesi diye adlandırdığımız hızlandırılmış bir yaşam sizi ne bir adım yukarı taşır nede büyütür aksine sevdikleriniz veya teknoloji karmaşası içinde kaybolup gidersiniz.
 Hepimizin mutlaka sorun ve sorumlulukları vardır ve bunlar siz elden ayaktan düşene yani yaşlanana kadar hiç bitmeyecektir. Bir bakışınızla ellerinizin buruştuğunu ve kanepenin bir köşesine kıvrılıp ne ara böyle küçüldüm ve yaşlandım dediğinizi duyumsayabilirim. İnsan küçülüp büyüyen sonra yine küçülen çok ilginç bir yaratılış..Beslediklerimizle birlikte beslenmenin kimseye zararı olmadığı gibi sizi de dinç tutan şey ruhunuz olacaktır. Bu nedenle ruh, sohbet etmeyi sever, ruh dinlenmeyi, dinlenirken kendisiyle sohbet etmeyi de sever onunda derinlere indikçe büyümeye hakkı vardır. Öz ruhumuz modayı, ne giydiğinizle, nasıl para harcadığınızla hangi evi hayal ettiğinizle ilgilenmez öz; parayı sevmez, fiziki güzelliği yada yakışıklılığa bakmaz ÖZ RUH; maneviyatı kavramış olupda sadeliği sevenlere görünür. Güzelliği kendi içinde görenlere görünür.
Bu nedenle insanın mutlaka kendisine zaman ayırması gerektiği mantığını taşımanız gerekir. Diğer tüm yükleri kaldırabilmeniz için önce siz kendi ağırlığınzdan arınmalısınız, duygularınıza, içsel dünyanıza sizinle konuşan ruhunuza zaman ayırmalısınız..

Çok uzatmadan bir sonraki konuyla bağlayıp bitirmek üzere, sevgilerimle..