music

21 Mayıs 2012 Pazartesi

mustafa kemal ve latife 9.bölüm


Yumuşak halı ile kaplı bir tabure üzerinde bir yığın gazete olduğunun farkına vardı. İşte, yatmaya gerek kalmadan geceyi neyle geçireceği anlaşılmıştı. Çünkü böylece, bu kadının evinde yatmayacak ve onun evinde konaklamış olmayacaktı. Neydi O'nun adı Latife değil mi? Gözüne bakınca emir verecek biri gibi görünmüyordu. Gözleri de sert bakışlı değildi, ama gümüş gibi parlıyor ve oldukça da büyüktü. Bir küçük masa üzerinde bir bardak su vardı ve bir solukta bardaktaki suyu içti. Tuhaf, bu su nasıl da soğuktu, Anlaşılıyor ki bu kız kötü düşünceli değil! Ama izin vermiyordu içki ve sigaraya. Ama buna kafa yormayacaktı. Sabah buradan ayrılacak ve bu problem de sona erecekti. Gazeteleri eline aldı ve tarihlerine bakmaya başladı. Hepsi günlüktü. Fransız, İngiliz, İtalyan, Alman, Yunan ve Türk gazeteleri ve her gazetede Mustafa Kemal'den söz edilmişti. Ayrıca kırmızı mürekkeple etrafları çizilmiş haberler veriliyordu.



MEKTUPLARI GERİ VERDİM
Bütün gazetelerde yer alan resminin etrafına, kırmızı çiçeklerle süslenmiş çelenkler yapılmıştı. Gazeteleri heyecanla gözden geçirmeye başladı. Sakarya'da, Yunanlarla yapılan savaşta onların kaçışının ayrıntılı haberleri ile dolu idi. Fakat resimlerin etrafını kırmızı çiçeklerle süsleyen acaba kim olabilirdi? Onları daha dikkatle inceledi. Resimlerin etrafını süsleyen çiçekler sanki canlıymış gibi güzel kokuyordu. Kulağında birdenbire şu dört kelime derinden gelen bir ses olarak çınladı. "Ve eğer bunu ispat edersem" bu sözü ve beyaz eli iyi anımsıyordu. Karanlık ve kasvetli oda birden sallandı, gaz lambası ışığında çılgınca uçan beyaz kelebek görünüşlü bir göğsün derinliğinden, siyah kumaşların altından çıkan madalyonu anımsayıverdi. Ve "Bunu gösterirsem" dediği zaman ses tonu öyleydi ki sanki gümüşten yapılmış zillerin çağrı sesleri gibi. Tebessüm ettiği zaman o fevkalade beyaz dişler görülüyordu. Başkan uzandı. Lambayı söndürmek üzere idi ki kapı sessizce açılarak, ihtiyar uşak şaşkın bir durumda içeri girdi. Ayak parmakları üzerinde, kapalı gözle, odanın bir ucundan diğer ucuna yürüdü. Pencereye vardığı zaman Başkumandan'ın sesini işitti.

ÜŞÜRSÜNÜZ EFENDİM
- Küçük hanıma ne istediğimi söyledin mi? Uşağın bütün vücudu titredi ve kekeleyerek: - Söyledim ekselansları. - Peki ne dedi? - Hiçbir şey söylemedi. Yalnız buraya gelmemi ve havanın serin olması nedeni ile pencereyi kapatmamı söyledi. - Halbuki ben pencereyi kapatmamanı istiyorum. Çünkü benim böyle zamanda pencere açık olarak uyumak adetimdir. Uşak ağlar gibi bir sesle şöyle söylemeye çalıştı. - Ekselansları beni affediniz ama küçük hanım, eğer istemeseniz de pencereyi kapatmamı söyledi. - O pencereyi açık bırakacaksın! - Küçük hanım böylesini onun istediğini size söylememi bildirdi. - O mu istiyor? - Evet... Çünkü rüzgar var, sonra üşürsünüz efendim. İhtiyar yavaşça pencereye doğru yöneldi ve pencereyi kapattı.

SİZE İYİ GECELER DİLEDİ"
İnler gibi uğuldayan denizin ve gümleyen dalgaların sesi uzaktan bahçeye kadar ulaşan yangının gürültüsü ile birbirine karışarak, sanki tek bir gürültü gibi pencere camına çarpıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra Başkan'ın sesi işitildi. - Gidebilirsin. Uşak kapı aralığında durdu, ağlayacak gibi şaşkın bir halde, ağzından şu kelimeler döküldü. - Küçükhanım size iyi geceler dileğini gönderdi. Uşak bunu söyleyerek kapıyı kapatıp koşarcasına koridora doğru uzaklaştı. Başkan içinde güzel kokan çiçekler olan vazoyu kendine doğru çekti. Latife bir daha gözükmedi. Başkan onunla karşılaşmadı. O'nu arama çabaları boşuna idi. Latife'yi görebilmiş olsa yasaklamalarından dolayı ondan hesap soracak bunun böyle gitmeyeceğini ona açıklayacaktı. Latife ortadan kaybolmuştu. Sanki evden taşınmış veya odasında kilitli tutuluyormuş gibi idi. Başkan subayları aracılığı ile onu arattı. Fakat onlar da bulamadılar. Köşkteki uşaklara sordu, onlar: - Elbette efendim küçükhanım evde, her emri o veriyor, denetim yapıyor, daima evdedir, şehre bile gitmedi. Dün akşam beyler evde yokken bahçede gezindi bile... diye cevap veriyorlardı.